31 Mayıs 2010 Pazartesi

Gezme & Tozma olayları...

Blogu takip edenler evde oturmayı hiç sevmediğimizi anlamıştır :) Çocuğu da kendime benzettim, bir gün dışarı çıkmayalım evde geçirelim diyorum ve dediğime pişman oluyorum, çocuk evde kesinlikle uslu durmuyor, duramıyor, fakat sokakta olduğumuzda nispeten daha uslu :) anasının oğlu desem yeridir. ( Burda da Dila'yı anmadan geçemem o da gezme konusunda anasının kızıdır bir bebek sabah kalkınca anne filan diye ağlar değil mi Dila atta diye ağlıyordu :) sabah uyanır uyanmaz attaya gidilecek ve mümkünse gece yatınca dönülecek eve şeklinde yaşıyordu çocuk, korkarım Poyraz'da aynı yolda ilerliyor) Bir sürü yere gittik, gezdik tozduk geçtğimiz günlerde fakat sürekli dışarıda olduğumuzdan akşam döndükten sonra da yemek, uyutma faslı, uyuduktan sonra evi topla kısır döngüsünden yorgun düştüğümden çoğunu yazacak halim kalmadan uyuyakaldım. Sanırım bahar yorgunluğu da çöktü , havadaki nem oranı insanın tüm enerjisini alıyor bence. Sırayla yazıp tarihe not düşmek istiyorum bu çok önemli olayları :)) Önce Ankara'ya gelin gittikten sonra sonunda İstanbul'a taşınan Aslı teyzesinin evine güle güle oturuna gittik. Poyraz hediyesini verdi, bütün gün evi incelemekten hiç uyumadı, Aslı teyzesinin yaptığı mamalara saldırdı, ilk defa yaprak sarma yedi (tembel anne nerde sarma yapacak çocuğa :))...
Kaan amcasına bol bol gülücük attı, kucağından inmek bilmedi..
Akşama kadar bizimle oturup uyumayarak rekora imza attı,sonunda dönüş yolunda arabada uyuyakaldı.
Sonra Batu'nun doğumgününü kutladık, kendisi kuzenimin oğlu olup 2 yaşında olmasına rağmen süper geveze bir çocuk bizi sık sık telefonla arayıp Poyyas napıyor, uyudu mu?, Poyyas'ın gitarı var?, Poyyas'a araba al, motor al, uçak al, onu al bunu al diyor :). Doğumgünü çocuğu ve benim oğlum orkestra kurmaya karar verdiler, işte gördüğünüz gibi dünya müziklerinden sentez yapıyorlar Poyraz gitar çalarken, Batu sazı ile ona eşlik ediyor :)
Biz kahvaltı ederken küçük beyler bize müzik yaptılar :)
Daha sonra Batu'nun Kezoş teyzesi (namı diğer Uzman Tv Kezoş) aldı sazı eline :) (Batu'nun surata dikkat, tipik oyuncağı elinden alınan çocuk suratı )
Daha sonra mevsim şartlarına uygun olarak dondurmalı pasta kestik Batu'ya :) , 2.yaşın kutlu olsun Batuş,mutlu yıllar sana... ( Poyraz'ın pastaya bakışa dikkat, versek saldıracak yavrum benim)
Aynı gün ilk defa alışveriş arabasına bindi, bu iş çok hoşuna gitti, gülüp durdu..
Sonra ilk defa Kadıköy sokaklarında gezdi, aşağıdaki karede ilk defa Bay bay yaptı, meğer teyzesiyle çalışıp duruyorlarmış. Arabasında minik elini sallayarak bay bay yapıp durdu. Eve gelince babasına da gösterdik bu çok önemli hareketi :) Çocuk sanki uzaya çıkmış gibi sevindik yani bu minik harekete :)
Arkası yarın :)))

29 Mayıs 2010 Cumartesi

Poyraz'la İlk Konser...




Poyraz doğmadan önce nasıl bir anne olacağım hakkında uzun uzun düşünürdüm, gerçi yapmam deyip yaptığım çok şey oldu ama bir kısım planladıklarımı da yavaş yavaş gerçekleştiriyorum. Örneğin bebeği hayatının merkezine koyup herşeyi ama herşeyi onun hayatına göre planlamaya karşıyım. Biz bebeğe değil bebek biraz da olsa bizim hayatımıza uymalı, adapte olmalı diye düşünüyorum. Bu konuda idolüm kuzenim Selma'dır :) Kendisi 3 güzel kız annesi, Almanya'da yaşıyorlar, fakat her yaz 6 hafta Türkiye'ye gelirler ve yazlıkta beraber vakit geçiririz. Bu yazlık günlerimizde özellikle haftasonları konserlere ve bara eğlenmeye gideriz. Son 2 yazdır aramıza minik Dila da katılmıştı, yani bebek var evde oturalım mantığı yerine bebeği de yanımızda götürmüştük :) Diloş da sağolsun tüm konserler boyunca arabasında uyuyup hiç yaramazlık yapmamıştı. Bende bu ekoldenim Poyraz var artık yaz geceleri 9dan sonra dışarı çıkılmayacak mantığı bana biraz ters. Her gece dışarı çıkmayız tabii ki çocukcağız yatağında da uyusun biraz ama açıkhavada olan organizasyonlar varsa ve katılmak istiyorsam Poyraz var diye kendime engel olmayı düşünmüyorum.
Geçenlerde 19 Mayıs etkinlikleri kapsamında Kadıköy Belediyesi Kalamış'ta Nil Karaibrahimgil konseri düzenlemişti. O akşam hava yağmurlu olacak gibiydi önce kararsız kaldık gitsek mi diye. Nil'i de çok severim çok tatlı kız bence (ayrıca tez zamanda doğuracağını hissediyorum :) Neyse Poyraz'ı kaptık, pusete yağmurluğu geçirdik ve soluğu konser mekanında aldık. Havadan dolayı olsa gerek çok da kalabalık değildi, Poyraz sesten rahatsız olmasın diye arabasını uzak bir yere parkettik ve teyzeleriyle nöbetleşe başında durarak sahnenin taa en önüne gidip şarkıları dinledik, söyledik, dans ettik. Poyraz daha konser başlamadan uyumuştu ve konser boyunca da uyanmadı. Hatta oraya vardığımızda organizasyon yeni başlıyordu ve havai fişek patlatılıyordu kesin bu sesten uyanacak dedim ama uyanmadı minik kuzu :) (maşallah :) Evde olsa çıt çıkınca uyanan çocuk dışarıda bu kadar seste nasıl uyuyor hayretler ederek konseri dinledim, şarkılara eşlik ettim. Böylece Poyraz'la ilk konser deneyimimizi yaşamış olduk, yaz için ön hazırlık yaptık, şimdiden alıştırıyorum çocuğu ki yazın zorluk yaşamayalım dimi ama ?? (çocuğundan önce kendi gezmesini düşünen gaddar anne :))

21 Mayıs 2010 Cuma

Pilav Günü

Canım okulum Darüşşafaka... Henüz ilkokulu yeni bitirmiş minik bir kızken o zamanlar Fatih- Çarşamba'da olan binanın kocaman yeşil kapısından içeri girmiştim. Kapı çok büyük bense çok miniktim. Sene 1992 ama herşey dün gibi aklımda. Annemle beraber gitmiştik, bir çanta eşyam vardı. Hazırlık sınıfındakiler okula alışsın diye okullar açılmadan 15 gün önce gitmiştik. Kapıdan girince solda bir süs havuzu vardı orada birkaç çocuk vardı aynı benim gibi onların yanına gitmiştim içlerinde Kara Burcu vardı mesela havuzun kenarındaki bir taşın üzerinde oturuyordu.. Sonra yatakhaneye gitmiştik annemle, bana verilen dolaba eşyalarımı yerleştirmiştik. Bir ranzanın üst katı benim yatağım olacaktı, annemin o gün yeni aldığı pijamalarımı yastığın altına, kalpli mor yastığı ise yatağın üzerine koyup, yemekhaneye gitmiştim. Döndüğümde yastığım yoktu, çok üzülmüştüm ve yatılı okulda okumanın ilk kuralını öğrenmiştim, eşyalarını ortalık yerde bırakma :) 2 hafta çok ama çok zor geçmişti, sık sık ağlamıştım, eve dönmek istemiş, kesinlikle orada kalmak istememiştim. Sonra okullar açıldı bütün öğrenciler ve ablam da geldi o da Daçka'da okuyordu. 15 gün sonra alışmıştım okula ve 6 yılım geçti okulumun şefkatli kollarında.
3 yıl Fatih'teki binada okudum. Bizim okulun kuralıdır evin İstanbul'da bile olsa yatılı okuyacaksın ki öğrenciler arasında haksızlık olmasın, herkes eşit olsun. Cuma akşamları eve gider, Pazar akşamları dönerdik.  Cuma akşamları eve gitmek ne kadar zevkliyse Pazar akşamları dönmek de o kadar zor ve hüzünlü olurdu. Fatih'te okuduğumuz yıllarda sürekli yeni okulun inşa edildiğini dinlerdik büyüklerden ama o yeni okul hiç bitmeyecek gibi gelirdi ama bir gün gerçekten bitti. Orta 2'den Orta 3'e geçtiğimiz sene okullar açılmadan 1 hafta önce geldik ve tüm okul taşındık Maslak'taki yepyeni okulumuza. Okulda herşey o kadar yeniydi ve güzeldi ki inanamıyorduk, herşey eski binaya göre çok lükstü. Olimpik yüzme havuzu, tenis kortu, altına elini tutunca su akıtan musluklar, yepyeni yataklar, dolaplar, kocaman bir kütüphane, yemekhanede sıra bekleme devri bile bitmişti. Yemeğe gittğimizde yemekler masalarda hazır bizi bekliyordu, doğrusu bu kadar lüks bize fazla gelmişti.
3 yılda Maslak'taki okulda okudum, okul Maslak'a ilk taşındığında etrafta hiç ama hiç bir şey yoktu. Ne Park Orman, ne Maslak TİM center, ne Acıbadem hastanesi hiçbir şey. Normalde küçük sınıfların okuldan çıkması yasaktır, fakat Lise 1 den sonra Çarşamba günleri 4-6 arası dışarı çıkma iznimiz vardı, bütün hafta o 2 saati beklerdik. Hiçbir şey olmayan bir yere taşınınca zaten vaktin çoğu yolda geçtiğinden hiçbir şey anlamasak da gene de çok severdik 2 saat özgürlüğü. Maslak tarafında gidebileceğimiz hiçbir yer olmadığından Sarıyer'e gider en fazla börek yer, çay içer, sahilde dolaşır dönerdik okula.
6 yıl aynen romanlarda yazdığı gibi parasız yatılı okudum. Bağış yapanlardan Allah razı olsun gerçekten hiç para harcamadan süper bir kolej eğitimi aldım. Hazırlıkta 20 saate yakın İngilizce okuduk, hemen hemen tüm öğretmenlerimiz yabancıydı, onlar hiç Türkçe bilmeden biz daha İngilizce bilmeden anlaşmaya çalışırdık. Darüşşafaka'da eğitimin yanı sıra sosyal yönümüz gelişsin diye her türlü imkan vardı, müzik klüpleri, tiyatro dersleri, spor aktivitileri bir çocuğun ve gencin yönelebileceği her türlü güzel şey mevcuttu. Ben en çok kütüphaneyi severdim, çok fazla kitap okurdum o zamanlar. Ayrıca okul hayatım boyunca inektim, ders çalışmayı severdim. İnek ama çok sosyal bir tiptim, akşamları etüt yapardık, ödevlerimizi yapmak için. Etütlerde genelde ders çalışmaz çene çalardık, saat 10'da herkes yatıp ışıklar söndükten sonra tek ışık olan yer tuvalet olduğu için orada ders çalışırdım. Pazar akşamları okula dönmeyip arkadaşlarımla takılmak için bin türlü yalan söylerdim o zamanki müdür yardımcımız Ergün Bey'e. Çoğu bahanemin aslında yalan olduğunu bilsede çalışkan bir öğrenci olduğum için ses etmezdi :)

Darüşşafaka'nın hayatımdaki yerini anlatmakla bitiremem herhalde, bize yalnızca eğitim vermedi okul aynı zamanda terbiye, görgü, dostluk ve hayatı öğretti. Orada yedik, içtik, kitaplar okuduk, danslar ettik, tiyatrolara gittik, filmler izledik, oyunlar oynadık. Maddi durumumuz nedeniyle erişemeyeceğimiz pek çok şeye ulaştık okul sayesinde.

*** Bir zamanlar senelerce yattığımız yataklarda Poyraz bol bol oyun oynadı, onu emzirdim ve altını değiştirdim, çok değişik bir duyguydu :) ***
Mesela bizim okul Lise sonda her öğrenciyi istediği dersaneye gönderir ve parasını öder, belki annelerimiz bizi dersaneye gönderemeyecekken okul sayesinde bu fırsatı yakalar her öğrenci. Mezun olacağımız zaman okul bunu da unutmaz her öğrenciye para verir isteyen gidip istediği mezuniyet kıyafetini alabilsin diye. Lise sonda üniversite sınavını stresini atmak için tatile götürür Daçka'lı abi veya ablaların otellerine. Okuldaki en zevkli yıl şüphesiz Lise Son'dur. Okuldaki son yıl olduğundan herkesin ayrı bir forsu olur, pek bir zevkli geçer o yıl. Ben okulda lise sonu yaşayamadım, içimde uktedir. Gene kendi imkamlarımla erişemeyeceğim bir şeyi Darüşşafaka sayesinde yaptım. AFS (Değişim programı) ile Amerika'ya gittim ve lise sonu orada okuyup, mezun oldum. Hiç unutmuyorum Darüşşafaka Cemiyeti o zamanın parasıyla (1998) 10 bin dolar para ödemişti bu program için. Üniversite hayatında da Darüşşafaka öğrencilerini desteklemeye devam edip, burs veriyor. Kısaca bizim okula bir kere girince insan kocaman bir aileye sahip oluyor. Birbirine çok bağlı bir topluluk, bir mesaj atıp bir çok konuda yardım, destek, bilgi almak mümkün. Mezun olduktan sonra herkes başka şehirlere hatta ülkelere dağılsa bile bizim okulda edindiğimiz dostluklar asla bitmez. Aslında arkadaş, dosttan öte kardeş sayarız birbirimizi. Birimizin bir derdi olsa herkes koşar, aylarca hatta senelerce görüşmesen bile tekrar biraraya geldiğinde aynı samimiyet, aynı sıcaklık yaşanır. Ortak yaşanan büyük bir geçmiş, güzel yıllardır bizi birbirimize bağlayan ve kolay kolay kopmaz bu bağ. Düğünlerde, doğumlarda, acı tatlı günlerde hep destek oluruz birbirimize. Eskiden her gece hep birlikte uyurduk, sabah beraber uyanırdık, şimdi herkesin kendi hayat telaşı var ve eskisi gibi görüşemiyoruz belki ama herkes bilir bir telefonla toplanılacağını, iyi kötü günlerin paylaşılacağını...


Okul bittikten sonra pilav gününe ancak 4 defa gidebildim, aslında her sene gitmek istesem de bazen yurtdışında oldum, bazen hasta oldum vs. Pilav günleri çok zevkli geçer, eski dostlar biraraya geliriz, senelerce her Cuma yemekten bıktığımız kurufasülye pilavı yeriz, yatakhanenin arkasında takılırız. Okulda toplandıktan sonra kesin bir Taksim yapılır. Bu sene de yapıldı ama Poyraz bey nedeniyle ben katılamadım. Senelerce okuduğum okula oğlumla gitmek çok acayip bir duyguydu. Kapıda arabadan iner inmez o zamanki okul müdürüyle karşılaştım (Azmi Özkardeş), onu görünce tekrar küçük bir öğrenci gibi hissettim kendimi, hakikaten biz ne zaman büyüdük?? , insan okulunda daha bir çocuk gibi hissediyor kendini. Bu sene çok farklı gözlerle, anne gözüyle baktım okuluma.
Biz mezun olduktan sonra kurallar değişmiş ve artık Darüşşafaka İlkokul 3'ten sonra alıyor öğrencilerini, bizim zamanımızda ilkokul bitince giriyorduk okula. 4.sınıfların yatakhanesine gittik ve hepsinin yatağının üzerinde oyuncaklar vardı, düşündüm onlar daha çok minik 10 yaşında kendi ayaklarının üzerinde durmayı öğrenmek için çok küçük bir yaş. Kendi yataklarını toplayıp, kendi banyolarını yapıyorlar, kendi kendilerine ders çalışıyorlar. Günlerden Pazar olduğundan saat 4e doğru evci çıkanlar minik bavullarını çeke çeke okula gelmeye başladılar, bir anne olarak gözlerim doldu. Evet belki çok güzel bir eğitim alıyorlar, güzel bir ortamda büyüyorlar ama annelerinden uzaklar :(


Biz mezun olalı 11 sene oldu, seneler geçiyor, bizler büyüyoruz, evleniyoruz, çocuklarımız oluyor, yetişkin oluyoruz giderek yaşlanıyoruz :), fakat her buluşmamızda aynı çocuk ruhu görüyorum. Hep aynı samimiyet sanki daha dün ayrılmışız gibi. Birbirine hava atma derdi olmadan, sadece kendin olarak bulunabildiğin bir topluluk. Umarım seneler geçsede bu bağlar kopmaz. Ben kendi adıma Darüşşafaka'ya minnettarım, umarım ileride bu minnet borcumuzu ödeyecek fırsatlar çıkar karşımıza...


20 Mayıs 2010 Perşembe

Salıncak Güzeli

Teyzesinin Poyraz'a 8.aya giriş hediyesi olarak aldığı salıncağa Poyraz önce pek bayılmamıştı oysa parkta salıncağa binmeyi seviyor. Hoş parkta salıncağa binmeyi sevmeyen çocuk görmedim, sürekli sıra bekliyoruz :) Evde salıncak olmasına mı şaşırdı nedir ilk bindiğinde kısa bir süre sonra sıkıldı, zaten genelde pek yerinde duramayan bir insan evladı olduğundan oturmak hoşuna gitmedi beyefendinin, inmeye çalıştı sürekli.
Birkaç gün daha evde sallamayı denedim ama gene çok hoşlanmadı oysa ben ne hayaller kurmuştum bu salıncakta sallanırken uyusa süper olur diye düşünmüştüm :) Bizde haftasonu diş buğdayı hazırlıkları sırasında salıncağı balkona taşıdık, balkonda olunca salıncağı sevmeye başladı. Meğer salıncakla açık hava arasında bir bağlantı kurmuş benim Einstein oğlum :)
Şimdi sabahları balkonda salıncağında güneş keyfi yapıyor küçük bey. Kahvaltıdan sonra çıkıyoruz balkona, çoraplar fora sallanıp keyif yapıyor. Gerçi salıncakta sallanırken hareket halinde olmasına rağmen bu da ona yetmiyor gene eli kolu rahat durmuyor, illa elinde birşeyler olacak onlarla oynayacak. Birşey bulamazsa kemeri yemeye çalışıyor. Eline verdiğim her türlü yiyecek ve oyuncağı itina ile yere atıyor ve sonra da arkasından bakıyor nereye gitti diye :) Eğer elindeki şeyi kendi isteğiyle atmamış ama düşmüşse bu sefer onun peşinden gitmeye çalışıyor, emniyet kemeri olmasa kafa üstü düşmesi an meselesi belinin yarısına kadar aşağı inmeye çalışıyor. 2 gündür hava öyle güzel ki hatta fazla sıcak genelde çorapsız geziyor bizimki, bebeklerin neden en çok ayakları sevilir daha iyi anlıyorum öyle güzeller ki yiyesi geliyor insanın :)
Sabah güneşlenmeleri esnasında Poyraz genelde kemerle kavga etmekle meşgul oluyor, sürekli nasıl bir yolunu bulsam da şu kemeri açsam onun derdinde. Eline bir oyuncak veriyorum kısa bir süre ilgileniyor, yere atıp gene kemerle uğraşmaya devam ediyor.
Salıncakta uyusa ne süper olurdu teorimi ben şu ana kadar gerçekleştiremedim fakat geçen Cumartesi diş buğdayı sırasında teyzesi 3 defa salıncakta uyutmuş. Ev çok kalabalık olduğundan fazlaca yorulmuş olmasına bağlıyorum çünkü normal günlerde salıncakta sallanırken bırakın uyumayı son derece uyanık oluyor, sıkılana kadar pek keyif alıyor sallanma işinden sıkılmaya başlayınca çığlık atmasına kadar beklemeden almak gerekiyor yoksa sinirini belli ediyor beyefendi. Keşke hep aşağıdaki gibi uyusa sallanırken :)

18 Mayıs 2010 Salı

Poyraz & Ziyşan


Poyraz'la hemen hemen hergün parka gidiyoruz. Poyraz hava alıyor, ben yürüyüş yapıyorum, salıncakta sallanıyor, geziyoruz, çay içiyoruz. Parklar bu açıdan hayat kurtarıcı yoksa bütün gün evde sıkılırız. Ben zaten evde durmayı pek seven bir insan değilim, oğlum da bana benzedi bu konuda hergün dışarı çıkmazsak evde huzursuluk yapıyor, oyalanacak şey bulmakta zorlanıyoruz. Ayrıca açık hava, güneş ikimize de iyi geliyor. Evde olunca ister istemez bir süre sonra TV açıyorsun bu yüzden eve kapanmaktansa parkta vakit geçirmek daha iyi geliyor bana. Parklar sosyalleşmek içinde mükemmel çocuğunun bir sürü yaşıtı oluyor, para verip oyun grubuna göndermene gerek yok hergün götür parka oynasın işte :) Parklarda acayip bir hayat var, hergün aynı tipler geliyor, emekliler, bebekli yeni anneler, daha büyük çocuklar ve bakıcıları, yaşlı teyzeler...Çalışan insanken böyle bir hayatın varlığından haberdar bile değildim, şimdi hergün ordayım, farklı bir hayat.Bebekler sayesinde hemen muhabbete başlıyor insan, normalde yapmazsın ama ortak nokta çocuk olunca saatlerce konuşabiliyorsun ve işin ilginci sıkılmıyorsun da :) Seninki ne yedi, gece uyudu mu, emdi mi, huysuz mu neden acaba derken saatlerce konuşabiliyorsun :)
Poyraz'ın parktaki en sevdiği arkadaşı da Ziyşan. Kendisi aynı zamanda gelinimiz oluyor :)) Poyraz'la aralarında 1,5 ay var. Uzun zamandır parkta birlikte takılıyorlar. Yan yana geldiklerinde Poyraz onun emziğini çekiyor, o Poyraz'ın elini tutmaya çalışıyor :)) Birbirlerinin oyuncaklarıyla oynuyorlar. Ziyşan mama yerken Poyraz'da istiyor bu vesileyle bende birazcık yedirebiliyorum. Ziyşan bizimkine göre daha uslu maşallah nede olsa hanım kız :), annesini pek üzmüyor, bizimki çok hareketli olduğundan arabasında durmak istemiyor, yürüyoruz birlikte. Ziyşan 1 aylığına Almanya'ya gitti, ayrı kaldı minikler Allahtan döndü de kavuştular gene :) Öyle tatlılar ki salıncakta sallanırken dönüp birbirlerine bakıyorlar. Bizim kucaklarımızda yan yana geldiklerinde birbirlerini acayip inceliyolar tabii kucakta olduklarından o anları görüntüleyemiyorum, öyle saf ve tatlılar ki:) Umarım bu parkta birlikte büyürler, oynarlar, tıpış tıpış yürürler, kuşları kovalarlar, kuçu kuçulara ekmek verirler, bizde mest olarak onları seyrederiz :)

17 Mayıs 2010 Pazartesi

Sana Kek Yaptım...

Poyraz'ın babası kekimi çok sever, akşamları çayın yanında "hanım bir kek olsa da yesek" gibi klasik Türk erkeği replikleri atarak benimle dalga geçer. Aslında şaka yapıyormuş gibi yapsa da aslında son derece ciddidir. Kek oldu mu affetmez ve bütün keki tek başına bitirebilir. Geçen gün gene kek yapmıştım ve biz tam akşam yemeğine oturmak üzereydik. Poyraz genelde yemeklerde bizi pek rahat bırakmıyor, sürekli ilgi istediğinden rahat rahat yemek yiyemiyoruz. Gerçi mama sandalyesinin önünde ilgisini çeken birşeyler olduğu zaman bir süre oyalanıyor ama o şey herneyse ondan çabucak sıkılıp yere atıyor ve yeni şeyler istemeye başlıyor. Fakat yiyecek birşey verince biraz daha uzun süre sessiz takılabiliyor, dişleri de çıktığından kemirmeye çalışıyor, yemeye çalışıyor baya bir oyalanıyor. Uzun zamandır havuç ve elma ile takılıyorduk dedim bu sefer değişik birşey yesin çocuk. Aslında yiyeceğine ihtimal de vermedim, zaten şekerli şeylerde vermiyorum oynar diye düşündüm ama aman allahım o nasıl bir saldırmadır öyle :)) Öyle komikti ki kelimelerle anlatmaya gerek yok, resimler anlatacak zaten. Önce kekten bir dilim kesip önüne verdim, iki eliyle birden mıncık mıncık etti ve minik parçalar halinde yemeyi başardı.
Sonra masanın üzerindeki kek kalıbına uzanma çalışmalarına başladı, yetişemediği için sinir oldu :), ben keki onun önüne uzatınca hemen saldırdı. Koparamıyor da öyle komik ki, minik parmaklarını batırmaya çalışıyor, eline birşey gelmiyor daha çok sinirleniyor. Neyse kesik tarafı uzattım hemen oraya soktu minik elini ve parçalamaya başladı.
Sonunda da "yasak masak ama yedim işte şekerli ve çikolata parçalı keki anneciğim, hemde çok güzel olmuş ellerine sağlık" der gibi baktı bana. Sen hele bir büyü ben sana keklerin, kurabiyelerin en güzellerini yaparım tatlım benim :)

15 Mayıs 2010 Cumartesi

Sabah Jimnastiği...

Poyraz kurulmuş saat gibi her sabah saat 7de uyanıyor, bana göre çok erken bir saat çalışırken bile çok daha geç kalkıyordum bu yüzden iyice huysuzluk etmeye başlayana kadar yatakta takılmayı seviyorum. Emziriyorum, altını değiştiriyorum ama yataktan çıkmıyoruz. Yatakta oynuyoruz, öpüşüp koklaşıyoruz. Daha minikken yatakta pek hareket etmeden dururdu şimdi tutabilene aşkolsun her türlü atraksiyonu yapıyor. Sabah sabah bu enerjiyi nereden buluyor anlamıyorum ama bu hallerine çok gülüyorum. Kendi kendine sürekli bir hareketler uydurma çabası, şimdiki modası da habire ayağa kalkmaya çalışmak, oğlum daha yürümene çok var diyorum ayağa kalkıp napacaksın ama yok oraya buraya tutunup dizlerinin üzerinde durmak çok hoşuna gidiyor. Binbir hevesle alınan ama Poyraz'ın ancak 3 ay yattığı yatağında şimdi ancak oyun oynamak için giriyor. Fakat geçen gün farkettim ki yatağın üst katının çıkarılma vakti gelmiş çünkü minik kedi artık o kattan çıkma çalışmalarına başladı bile.

Hımm şurdan bir bakayım bakalım annem napıyor, bana bakıyor mu yoksa bakmıyor mu?

                            Öyle tam göremedim dur kafamın tamamını çıkarayım.

Yok ya buradan bakmakla olmuyor en iyisi çıkayım ben şu yataktan, hadi ha gayret çalışmalara başlıyorum.

İşte başardım yolun yarısına geldim, dizlerimin üzerinde duruyorum, heheheheh :)

Bu halimi gören annem hemen korkup beni büyük yatağa aldı ama orada da uslu durmadım tabii ki, hemen jimnastik hareketlerine başladım. Anneme diyorum ki sen de spor yapmak istiyorsun madem yapalım işte beraber bak ben sana hareketleri gösteriyorum, sen aynılarını yap tamam mı annecim?



                                Bak birazcık da şınav çek aynı benim aşağıda yaptığım gibi..
Sonra ayaklarını havaya dik, yukarı kaldır, indir, kaldır, indir...
Öff ben çok yoruldum annecim uyuycam biraz sen bu hareketleri 1000er defa filan yap tamam mı ? :)

14 Mayıs 2010 Cuma

Diş Buğdayı Partisi...

Tüm hazırlıklardan sonra Cumartesi günü masamızı hazırlayıp misafirlerimizi karşıladık. Gerçi misafirler gelmeye başladığında Poyraz'ım balkonda salıncağında uyuyakalmıştı :) Uyanınca cicilerini giyip görücüye çıktı. Onu ilk defa gören Özlem ablasını pek sevdi, sevgisini bol bol saçını çekerek gösterdi.
Teyzesi Melis'i uyutmaya çalışırken kıskandı o da kucağa gitti ama orada da uslu durmadı :)
Günün maskotu oldu, kucaktan kucağa gezdi, sonunda yorulup biraz oyuncaklarıyla oynadı.
Artık bebek sahibi olmaya karar veren Kevser ablasına gülücükleriyle elinizi çabuk tutun bana arkadaş getirin mesajı verdi.
Melis'le bol bol gülüştü, kalem savaşı yaptı, oyuncaklarını paylaştı.
Mamalar yendi.
Ve sıra geldi meslek seçimine. Ben ortaya bir sürü şey koydum. Müzisyen olması için CD, yazar olması için kitap, doktor olması için steteskop, gemi mühendisi olsun diye gemi maketi, öğretmen olsun diye kalem, mühendis olsun diye cetvel, yönetmen veya oyuncu olsun diye dvd, fotoğraf makinası, bilgisayar mühendisi olsun diye mouse, modacı olsun diye makas ve futbolcu olsun diye top. Bu bölümü videoya çektik, Poyraz önce kitaba dokundu çok sevindim heh dedim yazar olsun benim oğlum, eline almadan es geçti , gemi maketini aldı zaten çocuğun odası da gemici, giysisi gemici ayrıca Poyraz genelde gemicilerin çocuklarına koydukları bir isimmiş ama diyorum kaptan olmasın olursa da en fazla Şehir hatları vapurunu sürsün fazla uzaklara gitmesin :)), neyse gemiyi de hemen bırakıp son olarak mouse da karar kıldı, eline aldı ve bırakmadı. Bizde ee dedik baba mesleği demek ki bilgisayar programcısı olacak benim oğlum. :)
Sofra akşama tekrar kuruldu.
Sofrada her türlü şaklabanlık yapılarak bol bol gülündü.
Ve sonunda minik kuş yorgun düşüp uyuyakaldı.
1de başlayan diş buğdayımız gece 11'de son buldu. Çok güzel bir gündü, katılan tüm misafilerimize buradan teşekkür ediyor, yeni bir organizasyonda görüşmek üzere diyoruz, ne de olsa biz kutlayacak yeni birşeyler mutlaka buluruz :))