8 Ağustos 2011 Pazartesi

Montessori Transfer Çalışmaları (18-24 ay)

Poyraz'a yaptığım montessori köşesinden sonra onun yaşına uygun çalışmaları yerli yabancı sitelerden araştırmaya başladım. Özellikle Amerika'da çok güzel siteler var bu konuyla ilgili hem fotoğraflarına bayılıyorum hemde kullandıkları materyaller çok güzel görünüyor. Özellikle bir site varki neredeyse tüm arşivine baktım, blog yazarı 3 çocuk annesi ve en küçük kızıyla yaptığı Montessori çalışmalarının resimlerini koyuyor sık sık. Ben hem bu kız bebeği hem yaptıkları çalışmaları çok beğenerek takip ediyorum. Nelerle transfer yapılabilir fikir olması açısından birkaç resim ekliyorum.
Kaynak :
http://1plus1plus1equals1.blogspot.com/




Tatilde okuduğum Kitaplar..

Eskiden tatile çıkmadan önce 5-6 tane kitap seçer onları özenle hazırlar öyle giderdim şimdi Poyraz bey sağolsun nerede o kadar okumak. Bu seneki tatilde teyzeler, dayı, ananede vardı onların sayesinde bu kadar okuyabildim o da gündüzleri değil daha çok akşam o uyuduktan sonra. Tatil kitaplarımın hepside şansıma güzel çıktı bazen hevesle alıp okuyamadan bıraktığım kitaplar da oluyor.
İlki zaten çok sevdiğim ve her kitabını zevkle okuduğum Hakan Günday’ın son romanı AZ.  Hakan Günday 1976 Rodos doğumlu genç yazarlar arasında favorim. Kinyas ve Kayra ilk ve bence en çarpıcı kitabıydı ondan sonra hayranı oldum ve tüm kitaplarını beğenerek okudum. Bu adamın acayip etkileyici bir dili var, sarsıcı konularda yazıyor insan okurken şöyle bir kendine geliyor. Sıradan konularda yazmıyor, karakterleri hep uçlarda yaşayan tipler, çok sürükleyici yazıyor kitap elinde sürünmüyor ister istemez birkaç günde bitiyorsun. Kitabı okurken Derda’ya çok acıdım hele bazı kısımlar var ki ağladım bu hayali karakter için (bu karakterlerin günümüz Türkiye’sinde aslında gerçekten var olduğunu bildiğim için) . Kitabın konusu şöyle; 11 yaşında bir tarikat şeyhinin oğluyla evlendirilen korucu kızı Derdâ ile hapisteki bir gaspçının aynı yaştaki oğlu “mezarlık çocuğu” Derda’nın bir mezarlıkta kesişen hayatlarının, bu iki çocuğu kırk yıl boyunca her tür şiddetle yontup birbirlerine hazırlayışının, (bütün anlamlarıyla) Yazı’nın bu iki çocuğu birleştirmesinin hikâyesi. Çocuk şiddeti, hayatın şiddeti, aşkın şiddeti, inancın şiddeti, hırsın şiddeti üzerine, A’dan Z’ye şiddet üzerine, dilin ve yazının şiddetiyle bir roman…

Yazarın diğer kitapları Kinyas ve Kayra, Malafa, Piç, Azil, Zargana,Ziyan.

2.kitabımı babaolmak.com’un tavsiyesi üzerine almıştım ve pişman olmadım. Daha önce bu yazarın hiçbir kitabını okumamıştım tanışmama vesile oldu ve iyi de oldu. Bir baba kız ilişkisini anlatıyor ama altta aynı zamanda birde aşk hikayesi yatıyor. Yazarın dilini çok sevdim diğer kitaplarını da okumaya karar verdim. Düğününden birkaç gün önce, Julia babasının sekreterinden bir telefon alır. Önemli bir iş adamı olan babası Anthony Walsh törene katılamayacaktır. Her zaman mesafeli ve sorunlu bir ilişkileri olduğundan, Julia bu habere pek de şaşırmaz, ancak bu kez babasının mazereti haklıdır: Anthony Walsh ölmüştür.

Cenazenin ertesinde onu bekleyen bir sürpriz daha vardır. O güne kadarki en tuhaf seyahatine çıkacaktır; üstelik hiç düşünmediği biriyle ve on sekiz yıl önce kaybettiği başka birine doğru. Julia'nın, söylenememiş gerçekler, itiraf edilememiş sırlarla dolu geçmişi yaşamına yeni bir yön vermesine izin verecek midir? Babasının ve Tomas'la yarım kalan ilişkisinin açtığı yaralar onu nerelere savuracaktır?

İnci Aral’dan biraz aşk biraz devrim kokan bir roman. Bu kadını seviyorum güzel ve akıcı bir dille yazıyor ve karakterlerini hayatın içinden seçiyor. Bu kitabını da beğenerek okudum.


Kitabın konusu:
Bu roman, Deniz ile Cihanın hüzünlü şarkısını anlatıyor. 70li yılların sonunda Ankarada, üniversitede tanışan Deniz ile Cihanı ortak tutkuları olan müzik bir araya getirir. Deniz, Ankaralı bir ailenin isyankâr kızı, Cihan taşradan gelmiş bir genç adamdır. 12 Eylül 80 öncesinin en karanlık günlerinde yolları kesişen bu iki genç arasındaki ilişki birini tutkulu bir aşka götürürken, diğeri devrimci düşlerinin rüzgârına kapılır. Yaşanmamış bir aşkın izdüşümü, aradan otuz yıl geçtikten sonra farklı bir boyutta, ama aynı tutkuyla iki insana yansır: Biri artık orta yaşını sürmekte olan Cihan, diğeriyse ona hem yabancı hem de son derece tanıdık olan bir genç kadındır. İnci Aral, arka planında değişen bir ülke, insanlar, gençlik ve siyaset olan, bambaşka bir aşkın izini sürüyor. Umudun, arzunun, hüznün, şarkılarla canlanan iklimini bir kez daha, derinlik ve ustalıkla anlatıyor. İnci Aral, Şarkını Söylediğin Zamanla Türk romanını zirveye taşıyor. Okuyanın aklından yıllarca çıkmayacak bir ezgi dinletiyor.

En en en çok beğendiğim kitabı sona sakladım zaten tatilimin de sonuna gelmiştim ve kitap 450 küsür sayfa olmasına ve Poyraz faktörüne rağmen 3 günde bitti, bitmesine üzüldüğüm kitaplardan biri olarak tarihe geçti. Arabada kitabı sevgiliye anlatırken şu cümleyi kurdum “Zülfü Livaneli çok baba adam , gerçi onu kıskanıyorum Allah neden bütün yetenekleri aynı kişiye veriyor ki dağıtsa ya biraz J adam hem iyi bir müzisyen hem iyi bir yazar.” Serenad çok uzun bir araştırmanın sonunda yazılmış bir roman bence. Kitapta anlatılan tarihi olayların hepsi gerçek. Tatil dönüşü çoğunu internetten okudum, ne kadar çok bilmediğimiz tarihi gerçek olduğunu bir kez daha gördüm. Henüz okumamış olanlara acilen okumalarını tavsiye ederim, konusu kısaca şöyle:


Her şey, 2001 yılının Şubat ayında soğuk bir gün, İstanbul Üniversitesinde halkla ilişkiler görevini yürüten Maya Duranın (36) ABDden gelen Alman asıllı Profesör Maximilian Wagneri (87) karşılamasıyla başlar. 1930lu yıllarda İstanbul Üniversitesinde hocalık yapmış olan profesörün isteği üzerine, Maya bir gün onu Şileye götürür. Böylece, katları yavaş yavaş açılan dokunaklı bir aşk hikâyesine karışmakla kalmaz, dünya tarihine ve kendi ailesine ilişkin birtakım sırları da öğrenir. Serenad, 60 yıldır süren bir aşkı ele alırken, ister herkesin bildiği Yahudi Soykırımı olsun isterse çok az kimsenin bildiği Mavi Alay, bütün siyasi sorunlarda asıl harcananın, gürültüye gidenin hep insan olduğu gerçeğini de göz önüne seriyor.

Bir Akülü arabamız eksikti...

Evimizin abartmıyorum yarıdan fazlası Poyraz’ın eşyaları ile doldu teyzeleri sağolsun aldıkça alıyorlar bu kadar oyuncak ve ıvır zıvırla annemin deyimiyle 10 çocuk büyürdü. Evde bir akülü arabamız eksikti o da geldi tam oldu, hayır birde bu evde kiracıyız daha küçük bir eve gitmek gerekse ne olacak halimiz bilmiyorum, olmazsa Poyraz eşyalarını alıp ayrı eve çıkar artık :)

Biz tatile çıkmadan önce bir sabah teyzesi arabada kocaman bir koliyle geldi teyzelerine o kadar “evde yer yok istemiyorum” desem de dayanamayıp Poyraz’a akülü araba almışlar. Bizimki önce koliyi görünce şaşırdı sonra heyecanla açılmasını bekledi. Koli açılınca hemen arabasına oturup sürmek istedi.

Arabanın monte edilmesi gerektiğini babasının yapacağını anlattık hemen gidip tornavida getirdi akıllı bıdık. Sonra da daha çabuk olsun diye montajda babasına yardım etti.
Montaj bitince hemen bir test sürüşü yapmak istedi ama 12 saat şarj etmek gerekiyormuş şarja taktık bizde biraz içinde oturup kornasıyla filan oynadı. Ertesi akşam bahçeye çıkardık ama pek yüz vermedi ısrarla beni bindirmeye çalıştı bende minik popomu zor bela sığdırmaya çalışıp birkaç tur attım bahçede. Şimdilik evde kullanıyor zira bir yere götürebilmek için jeep filan almamız lazım bizim arabaya sığmıyor alet J anca bahçeye indirebiliyoruz sanırım henüz küçük zaten seneye daha severek oynayabilir bu arabayla. Bu erken doğum günü hediyesi için teyzelerine teşekkürler...

Evde Montessori Aktiviteleri (18-24 Ay)

Montessori ile olan ilgimi daha önce katıldığım seminer notlarında anlatmıştım. http://poyrazligunler.blogspot.com/2010/12/evde-montessori-uygulamalar-seminer.html
Poyraz 22.ayını bitirdi ve ben artık ona evde bir Montessori köşesi yaptım , daha önce de transfer çalışmaları denedim ama pek başarılı olamadık genelde kuru nesnelerle (kurufasülye, nohut vs.)olan ilişkisi onları her tarafa saçmaktan ve avuçlayıp devamlı etrafa fırlatmaktan ibaretti. Artık daha büyüdü ve konsantrasyon süresi arttı. Evdeki montessori köşemiz :

Aslında çalışmaları yaptığımız materyalleri rafta saklamak daha iyi ama ben kiracı olduğumuzdan raf çakmak istemedim duvara onun yerine daha önce tırmanıyor diye kaldırdığımız TV sehpasını başka bir yere koyup ona aktivite sehpası yaptık. Boyuna çok uygun olduğundan iyi oldu. Başka bir yere kendi masa ve sandalyesini koyduk yapmak istediğimiz çalışmanın materyalini alıp ya masasında yapıyoruz yada yerde. İşimiz bitince materyalleri sehpaya düzgünce geri koyuyoruz. Bu sehpanın dağınık olmaması çok önemli, Montessoriye göre çocuklar çok dağınık gibi görünse de aslında düzen seviyorlar. Oyuncaklarını aynı yerde bulunca kendilerini güvende hissediyorlar. Bakıcımızada anlattım sehpanın toplu olması gerektiğini. Ayrıca bakıcımız için bütün çalışmaları detaylı resimleriyle gösteren bir dosya hazırladım böylece gündüz evde beraber birkaç çalışma yapıyorlar.
Poyraz köşeyi ilk gördüğünde çok sevindi ve ilginçtir herşeyi dağıtmaya çalışmadı tek tek inceledi ne var ne yok diye gözlem yaptı. Klasik bir erkek çocuğu olarak en çok misketleri sevdi birtek onları dağıttı her tarafa onun dışındaki nesneleri dağıtmadı.

İlk olarak transfer çalışmalarını denedik gene. Kaptan kaba kurufasülye aktardık, huniyle kurufasülyeleri pet şişeye doldurduk. Minik taşları maşayla buzluklara doldurup,transfer ettik. İlk 3 gün iyi geçti, normalde akşam yemeğinden sonra mutlaka parka gideriz geçen akşam parka gitmek bile istemedi köşesinde oynamak istedi. 2 saatten fazla oynadık beraber. Tabii ki aynı çalışmayla çok uzun oynamıyor sıkılınca bitti bitti diyor bende hemen başka bir şey öneriyorum bu sefer onunla oynamaya başlıyoruz. Her seferinde 2 çalışma yapmak lazım diyor uzmanlar ama biz bir akşamda değişik değişik pek çok çalışma yaptık sıkılana kadar. Montessori aktivitelerimizi yaptıkça buraya ekleyeceğim.

4 Ağustos 2011 Perşembe

POYRAZ Butik Otel (Marmara Ereğlisi)

Poyraz arabada seyahat etmeyi sevmediğinden bu sene ege ve güney sahillerine kaçmak bize hayal olunca Marmara Bölgesinde ve Trakya çevresindeki denize girilecek yerleri araştırırken önce haliyle ismiyle beni kendine çeken harika bir oteli anlatacağım. Tatilimizi Silivri’de yazlıkta geçirirken son anda sevgiliyle 3-4 gün çevreyi gezmeye karar verdik ve otel araştırmaya başladım.
Poyraz Butik Otelin sayfasındaki http://www.poyrazbutikotel.com/tr/index.html resimlere bayıldım, aradığımda aksanlı ama çok güzel Türkçe konuşan bir bayan bana yer olmadığını söyledi. Zaten son anda aradığımdan böyle bir cevap bekliyordum biz çevreyi gezdik tozduk ama ben bu oteli kafama takmıştım en azından daha sonra gelmek üzere görmek için dönüşte uğramaya karar verdik. Çoğu zaman otellerin internet sitelerindeki resimlerin gerçek olmadığını görüyoruz ve tatilimiz zehir oluyor zaten yazlığa da 20 dk. mesafede olduğundan tatil dönüşü keşif gezisine çıktık iyi ki de gelmişiz. Yolda sevgiliye hayalimdeki yeri şöyle anlatıyordum.“bahçe içinde olsun , çok büyük olmasın oradan oraya koşturmak zorunda kalmayalım, deniz kenarında olsun odadan denize ulaşmamız 5 dk.yı geçmesin, mümkünse bahçede Poyraz’ın oynayabileceği hayvanlar olsun, temiz olsun, açık büfe yemek olmasına gerek yok karnımızı doyuracak güzel birkaç çeşit olsa yeter. Bunları istiyorum çok şey mi istiyorum?” dedim ve aradığım yeri buldum. Hem de İstanbul’a 1,5 saat uzaklıkta buldum J
Kapıdan girdiğimizde sonradan ismini öğrendiğimiz Kristin bahçede eliyle minicik bir köpek yavrusunu besliyordu “Shortie” annesini kaybetmiş yolu buraya düşmüş ve artık buranın köpeği olmuş harika bir yavru. Poyraz Shortiye bayıldı onu kucağına almak için delirdi , eliyle beslemek istedi, okşadı sevdi ve devamlı Şortiii şortiiii diye bağırıp durdu. 10 dk. şortiyi sevdikten sonra kendimizi tanıtıp odaları görmek istediğimizi söyledik.
Christine ve eşi Serdar Bey bizi bahçede ağırladı çay ve kurabiye ikram etti bizi müşteri gibi değil misafir gibi ağırladı.
Otel açılalı henüz 1 ay olmuş odalar tertemiz , eşyalar yepyeni , banyolar harika (otellerde çok kafaya taktığım bir noktadır banyo ve duşun temiz olması). Burası bir butik otel yalnızca 5 odası var , girişte kocaman bir mutfağı var isteyen hem dolabı hem ocağı kullanıp kendine öğlen yemeği yapabiliyor zira otelde öğlen yemeği servisi yok. Sabah kahvaltısı bahçede servis ediliyor akşam da Christine güzel yemekler yapıyor.
Çayımızı içerken Poyraz müsaade ettikçe sohbet etmeye çalışıyoruz. Serdar Bey ve Christine senelerce Almanya’da yaşadıktan sonra Türkiye’ye yerleşmeye karar veriyorlar. Serdar Bey Makine Mühendisi ve burada çalışıyor. Christine hemşire Türkiye’de ne yapacağım diye düşünürken bu oteli açma fikri doğuyor. Araziyi Serdar Bey’in annesi seneler önce almış ve daha sonra babası bir bina yaptırmış fakat perili ev gibiymiş biraz kimse gelmiyormuş. Kendileri oldukça iyi para harcayıp (dekorasyondan ve kullanılan eşyalardan anlamak mümkün) burayı yapmışlar ve hizmete açmışlar bence harika bir iş yapmışlar.
Otelin deniz kıyısında olması büyük avantaj deniz sığdan başlıyor ve dibi kum, çocukların oynaması için çok ideal. Deniz kenarında otele ait şezlong ve şemsiyede mevcut. Kafa dinlemek ve dinlenmek için çok ideal bir yer. Deniz tatili yapabilir, bahçede oturup kitabınızı okuyabilir, tavla oynayabilirsiniz. Yeni açıldığından fiyatları çok çok uygun. Bizim için bundan sonra yazın birkaç hafta sonu geçireceğimiz bir mekan olacak gibi geliyor. Oda sayısı çok az olduğundan önceden arayıp rezervasyon yaptırmak gerekiyor.

İletişim bilgilerini de yazıyorum gerisini size bırakıyorum :)

Baglarderesi Mevkii, Kumsal sokak, yeni Camii karsisi, Sahil Marmara Ereğlisi / Tekirdağ
Email: tineontour@googlemail.com
Website: www.poyrazbutikotel.com
Telefon: 0 282 613 15 59
Cep Tel: 0 534 342 99 55

3 Ağustos 2011 Çarşamba

Sevgilimin Doğumgünü

Bu sene sevgilinin doğumgününe (15-Temmuz) Kumbağ’da saat 7’de uyanarak başladık. Normalde çok daha geç kalkan kuzumuz bu sefer sabahın 7sinde ayağa dikilmişti bizde saate bakmadan kalktık , Poyraz babasını öptü hediyelerini verdi giyinip odadan çıktık fakat o da ne in cin top oynuyor o zaman anladık sabahın körü olduğunu. Kahvaltı 8de başlıyor , havuz 10da açılıyor, otelin dışına çıktık pastaneler bile açılmamış ne yapalım derken hiç kapanmayan tek yer olan plaja attık kendimizi ve sevgilim yeni yaşına sabahın 7.30unda denize girerek merhaba demiş oldu.
Kahvaltıya kadar hep beraber yüzdük deniz biraz serindi ve çok iyi geldi. Kahvaltıda Poyraz Arda abisiyle tanıştı ve çocuğun peşinden koşup durdu. Bizim yemek yiyebilmemiz için Poyraz’ın illa bir şeyle uğraşıyor olması lazım bu seferde yumurtaları buldu kendi önce itinayla soyuyor sonra da bıçakla dilimliyor bir ısırık alıp başka bir yumurtaya geçiyor oyuncu kedi.
Kahvaltıdan sonra tekrar denize atıyoruz kendimizi, öğlene doğru gene denizde kucağımda uyuyor kuzucuk. Acaba su çocukları uyutuyor mu diye tezler üretiyorum kafamda. Öğlende toplanıp ayrılıyoruz otelden. İstikamet Tekirdağ merkez. Buraya kadar gelip meşhur Tekirdağ köftesi yemeden dönmek olmaz. Löplöpcüler diye bir site var oradan öğreniyorum en güzel köfte Özcanlar Köfte’deymiş. Merkeze boşuna inmişiz çünkü Özcanlar Köfte şehirler arası yolun üzerinde. Bizde bu vesileyle Tekirdağ merkezi şöyle bir dolaşıp meşhur peynir tatlısından alıyoruz. İşte bu da yakışıklı doğumgünü erkeği Tekirdağ’daki köfteciye nasıl gideceğini İstanbul’daki arkadaşına telefonla sorarken J
Artık vazgeçme noktasına gelmişken Özcanlar’ı buluyoruz kendimizi masaya atıyoruz ve iyi ki vazgeçmemişiz dedirten köftelerimiz geliyor. Köfte gerçekten harika, yoğurt muhteşem de ben asıl tabak ve bıçaklara bayıldım J Poyrazda köfteleri bayıla bayıla yedi.

İşte bu resmide buraya kanıt olarak koyuyorum. Neyin kanıtı mı? Gaddar babanın çocuğu sopa ile terbiye etmeye çalıştığının kanıtı !!! J
Köfteleri mideye indirdikten sonra istikamet Marmara Ereğlisi, buraya da öğrenmiş olmak ve ileride gelmek için keşif turuna çıkıyoruz. Merkez bana biraz İstanbul’u hatırlatıyor sanki Caddebostan plajı gibi apartmanların önünden denize giriyor insanlar.
Merkezde biraz takılıp dondurma yedikten sonra asıl aradığımız yerin merkezde olmadığını öğrenip Bağlar Mevkiine doğru yola çıkıyoruz. Hedefimiz Poyraz Butik Oteli bulmak (ki bu tamamen ayrı bir yazının konusu)
Akşam Silivri’ye geri dönüyoruz, Poyraz’ı teyzelerine emanet edip güzel bir yemeğe çıkıyoruz. İyi ki doğdun Sevgilim, nice güzel doğum günlerini birlikte kutlarız umarım.

2 Ağustos 2011 Salı

Çekirdek Aile Tatilimiz (Erikli, Kumbağ)

Tatilimizin son 5 gününde sevgili gelip bizi yazlıktan aldı ve çevreyi keşfe çıktık. Önceden internetten biraz araştırmıştım Poyraz’ın arabada durma süresi maksimum 2-3 saat buna göre denize girebileceğimiz yerler arasında Erikli öne çıkmıştı. Buraya daha önce giden arkadaşlar bana Saroz Körfezinde denizi muhteşem, millet oraya dalmaya gidiyor, Saroz Körfezi dünyada kendi kendini temizleyen 3 denizden biri falan diye ballandıra ballandıra anlattığından beklentim yüksekti ama büyük hayal kırıklığı oldu benim için. Silivriden sabah 10 gibi çıkıp 2 saatte Erikli’ye vardık. İstanbul’a 280 km. yaklaşık 3 saatte gidilir. Önce karnımızı doyurup sonra kalacak yerlere bakmaya başladık. Zaten toplam 3-4 otel var Erikli Otel, İşçimen Otel, bizim kaldığımız Dost Otel ve birkaç pansiyon. Kalacak yer çok sınırlı ve çok insan olduğundan bu yerlerde böyle bir yere göre çok pahalı. Oteller hem pahalı hem çok eski hem de çok temiz sayılmaz.
Buraya gelen insanlar genelde ev tutuyormuş evler gecelik 150 tlden başlıyor uzun süreli kalınırsa pazarlık yapılır sanırım. Otel ve pansiyonlarda gecelik 150-200 civarında ve sadece kahvaltı dahil. Dost otel nispeten temiz bir yerdi ve 1 oda tutup eşyalarımızı bırakıp kendimizi plaja attık bu çok methedilerek anlatılan mükemmel denize girmek için ama ben öyle bir deniz göremedim. Plaj aşırı kalabalıktı ve kumsal her yerde olduğu gibi çok pisti, denizin içi kum ama kenarlarında pislikler vardı. Bu arada bizimki kuma “tun, tun” diyor ve kuma basmaktan nefret ediyor onun için uzun süre ayağına kum gelmesin diye sandalyede oturdu, babası da uzun süre şemsiyeyle uğraştı çok komik bir ikiliydi bunlar :)
Tüm hayal kırıklıklarına rağmen keyfimizi hiçbir şey bozamadı çünkü sevgili gelirken her şeyi ama her şeyi getirmişti. Zaten biz yerleşene kadar milyon tane ıvır zıvır taşıyan bir aileyiz yani biraz keyfimize düşkünüz. Aşağıdaki resimdeki limona dikkatinizi çekerim çayı getirdin, suyu getirdin, şekeri taşıdın birgün de limonsuz iç be adam J
Bizimki ayağına kum gelmesin diye bir süre sandalyede , bir sürede havlunun üzerinde takıldı. Babasından ilk defa bu kadar ayrı kaldığından çok özlemişti ve uzun süre oynaştılar plajda.
Denizede girdik tabii ama dediğim gibi gayet normal bir denizdi ayrıca ilçe o kadar berbat ki bir tek deniz için kalkıp buraya gelmem bir daha. Akşama kadar plajda takıldık ve dönerken sürprizz çocuğumun sandaletlerini almıştı birisi çıplak ayakla kaldı kuzu. Akşam yemek yenecek doğru düzgün bir restoran bulamadık dolaştık durduk ama her taraf çok kötüydü ve aşırı kalabalıktı, bir yerde karnımızı doyurup otele geri döndük. Poyrazı uyutup mecburen balkonda takıldık. Erikli’nin unutamayacağım en önemli anısı birer diskoyu andıran faytonları. Faytona binip ilçeyi geziyorsun fakat faytonların hepsinde istisnasız Roman müzikleri bangır bangır çalıyor bunlardan devamlı geçiyor ve bunların içinde oynayan yurdum Türk kadınları bile gördüm ya daha ne diyim. Kısaca Erikli bize göre bir yer değilmiş onu anlayıp ertesi sabah kahvaltıdan sonra bir daha dönmemek üzere ilçeyi terk ettik.
Bu sefer rotamız Kumbağ. Burada da çok sayıda yazlık site var ama Erikliye göre daha fazla kalacak yer alternatifi var. En büyük tesis Eski Miltur tesisi fakat adı üzerinde çok eski kaç yılında yapılmış merak ettim çok eski bakımsız ama full dolu. Biz Bilge Turistik Tesisleri diye bir yerde kaldık fena değildi burada da odalardaki mobilyalar falan çok eskiydi ama havuzu ve plajı güzeldi. Bizimkinin tun (kum) takıntısı halen devam ettiğinden kuma basmamak için binbir türlü yöntem denedi yavrum.
Aslında bunu baştan kumlara atmak lazımmış zira kumda yürümemek için bizimki sürekli deniz kenarında babasıyla oturdu bende şezlongda kitap okuyup keyfime baktım J Normalde 5 dk. dahi oturamayan bir varlık olduğundan bütün gün oturup akşamları ise enerji patlaması yaşayarak bizi delirtti ama olsun en azından gündüzleri birkaç saat dinlenebildim. Kumbağ , Erikli’den nispeten daha iyi. Konaklama yerleri dışında güzel balık restoranları da var. Bizim kaldığımız yer yarım pansiyondu ve biz otelde yedik ama yemekten sonra dışarı çıkıp etrafı dolaştık. Burası sanırım İstanbula yakınlığından çok kalabalık, çok tercih edilen bir yer olmuş bütün tesisler , yazlıklar doluydu. Hatta ilçede iki tane disko bile varmış tabii ki gitmedik ama bir minibüsle müşteri toplamaya çalışıyordu oradan gördük. Bir daha geleceğimi zannetmiyorum ama Kumbağ Erikli’den daha güzel bir yer olarak kalacak aklımda.

1 Ağustos 2011 Pazartesi

2011 Tatil Anılarımız...

Poyraz uyuduğu anlar hariç arabada durmayı pek sevmiyor ağlıyor, zırlıyor beni sinir ediyor bu yüzden bu sene uzak bir yere özellikle de çok sevmemize rağmen Çeşmeye gitmemeye karar vermiştik. Yıllık iznimin ilk 11 gününde Poyraz’la birlikte yazlıkta kaldık. Ablamlar da aynı anda izne çıktığından ve aynı sitede diğer kuzenlerimde olduğundan cümbür cemaat tatil yaptık. Poyraz için ortam süperdi ama biz çok yorulduk , devamlı koştuğu ve düştüğü için genelde yara bere dolu geçti tatili. Yazlık Silivri’de ve deniz pek temiz değil bu yüzden her gün havuza girdik, bizimki havuza girince çıkmak bilmeyen çocuklardan. Zaten havuzda değilse onu dışarıda zapt etmek çok zor devamlı koşuyor ve hep havuza atlamaya çalışıyordu çoğu zaman 3-4 kişi peşinde koştuk beyefendinin.
Silivri merkeze doğru kum plajı olan birkaç beach club var bir gün hep beraber kahvaltıya gittik. İğde ağacının gölgesinde çoluk çocuk kahvaltımızı ettik.

Kum plajdan denize soktum bizimkini ve hayatımda ilk defa denizde uyuyan çocuk gördüm J Bunu simidine koydum suyun üzerinde döndürüyordum daha uyku saatine de vardı baktım sesi soluğu çıkmıyor meğer çocuk uyuyakalmış suyun üzerinde, çok komik ve tatlıydı J
Poyraz’ın bir sürü ama bir sürü arkadaşı oldu yazlıkta özelliklede kendinden büyüklerle çok iyi anlaşıyor bizim sıpa. En yakın arkadaşı yan komşumuzun 6 yaşındaki kızı Sena, istanbula döndük hala “nena, nena” diye sayıklıyor. Parkta gördüğü kızları Sena sanıyor. Sena’da çok tatlı bir şey acayip ablalık yapıyor. Her gün öğlen uykusuna kadar ve her akşam yemeğinden sonra uykuya kadar bahçede beraber oynadılar.
Hemen giriş katında oturan Demir bizimkinden birkaç ay büyük bunlar kanka oldu her sabah beraber takılıyorlar. Demir sarılmayı acayip seven bizimki ise acayip gıcık olan bir tip Demir buna sarılmak istiyor bizimki sarılmasına gıcık oluyor her ikisi de ağlamaya başlıyor bu sarılma – sarılmama kavgaları dışında gayet iyi anlaşıyorlar. Ağaca taktığımız basket potasıyla basket oynuyorlar , top oynuyorlar, evin hemen yanındaki parka gidiyorlar, Kont ve Charlie (Dont ve darli diyerek) ile oynuyorlar. Bahçe hortumuyla su savaşı yapıyorlar yalnız bunların savaşı hortumu kapmak üzerine hortumu kapan kendini baştan aşağı yıkıyor çok komikler J Birde Merve ablası var ki Poyraz’a ve sitedeki diğer tüm bebeklere hasta akşamları ve denize inersek onunla ve kuzeni Fatih’le takılıyorlar. Demir ve Merve’yle resmi bilgisayarda yok ama Fatih abisiyle oynarken bir resmini çekmişim.

Birde bizim kuzenlerin çocukları var en sevdiği Yiğit abisi – yiit yiit diye bağırıyor ve onunla oynamayı çok seviyor. Ceren ablasına Beren diyor "aa beren geldi" diyor J
 Beraber deniz bisikletine bindik, deniz bisikletimiz ipe takıldı , ablam kendini feda edip suya atladı ama su derinmiş bizi kurtaramadı sonra tesadüfe bakın ki POYRAZ 34 isimli bir motor gelip bizi kurtardı J Tatilimiz kalabalık, olaylı ve şenlikli geçti.