8 Ağustos 2011 Pazartesi

Tatilde okuduğum Kitaplar..

Eskiden tatile çıkmadan önce 5-6 tane kitap seçer onları özenle hazırlar öyle giderdim şimdi Poyraz bey sağolsun nerede o kadar okumak. Bu seneki tatilde teyzeler, dayı, ananede vardı onların sayesinde bu kadar okuyabildim o da gündüzleri değil daha çok akşam o uyuduktan sonra. Tatil kitaplarımın hepside şansıma güzel çıktı bazen hevesle alıp okuyamadan bıraktığım kitaplar da oluyor.
İlki zaten çok sevdiğim ve her kitabını zevkle okuduğum Hakan Günday’ın son romanı AZ.  Hakan Günday 1976 Rodos doğumlu genç yazarlar arasında favorim. Kinyas ve Kayra ilk ve bence en çarpıcı kitabıydı ondan sonra hayranı oldum ve tüm kitaplarını beğenerek okudum. Bu adamın acayip etkileyici bir dili var, sarsıcı konularda yazıyor insan okurken şöyle bir kendine geliyor. Sıradan konularda yazmıyor, karakterleri hep uçlarda yaşayan tipler, çok sürükleyici yazıyor kitap elinde sürünmüyor ister istemez birkaç günde bitiyorsun. Kitabı okurken Derda’ya çok acıdım hele bazı kısımlar var ki ağladım bu hayali karakter için (bu karakterlerin günümüz Türkiye’sinde aslında gerçekten var olduğunu bildiğim için) . Kitabın konusu şöyle; 11 yaşında bir tarikat şeyhinin oğluyla evlendirilen korucu kızı Derdâ ile hapisteki bir gaspçının aynı yaştaki oğlu “mezarlık çocuğu” Derda’nın bir mezarlıkta kesişen hayatlarının, bu iki çocuğu kırk yıl boyunca her tür şiddetle yontup birbirlerine hazırlayışının, (bütün anlamlarıyla) Yazı’nın bu iki çocuğu birleştirmesinin hikâyesi. Çocuk şiddeti, hayatın şiddeti, aşkın şiddeti, inancın şiddeti, hırsın şiddeti üzerine, A’dan Z’ye şiddet üzerine, dilin ve yazının şiddetiyle bir roman…

Yazarın diğer kitapları Kinyas ve Kayra, Malafa, Piç, Azil, Zargana,Ziyan.

2.kitabımı babaolmak.com’un tavsiyesi üzerine almıştım ve pişman olmadım. Daha önce bu yazarın hiçbir kitabını okumamıştım tanışmama vesile oldu ve iyi de oldu. Bir baba kız ilişkisini anlatıyor ama altta aynı zamanda birde aşk hikayesi yatıyor. Yazarın dilini çok sevdim diğer kitaplarını da okumaya karar verdim. Düğününden birkaç gün önce, Julia babasının sekreterinden bir telefon alır. Önemli bir iş adamı olan babası Anthony Walsh törene katılamayacaktır. Her zaman mesafeli ve sorunlu bir ilişkileri olduğundan, Julia bu habere pek de şaşırmaz, ancak bu kez babasının mazereti haklıdır: Anthony Walsh ölmüştür.

Cenazenin ertesinde onu bekleyen bir sürpriz daha vardır. O güne kadarki en tuhaf seyahatine çıkacaktır; üstelik hiç düşünmediği biriyle ve on sekiz yıl önce kaybettiği başka birine doğru. Julia'nın, söylenememiş gerçekler, itiraf edilememiş sırlarla dolu geçmişi yaşamına yeni bir yön vermesine izin verecek midir? Babasının ve Tomas'la yarım kalan ilişkisinin açtığı yaralar onu nerelere savuracaktır?

İnci Aral’dan biraz aşk biraz devrim kokan bir roman. Bu kadını seviyorum güzel ve akıcı bir dille yazıyor ve karakterlerini hayatın içinden seçiyor. Bu kitabını da beğenerek okudum.


Kitabın konusu:
Bu roman, Deniz ile Cihanın hüzünlü şarkısını anlatıyor. 70li yılların sonunda Ankarada, üniversitede tanışan Deniz ile Cihanı ortak tutkuları olan müzik bir araya getirir. Deniz, Ankaralı bir ailenin isyankâr kızı, Cihan taşradan gelmiş bir genç adamdır. 12 Eylül 80 öncesinin en karanlık günlerinde yolları kesişen bu iki genç arasındaki ilişki birini tutkulu bir aşka götürürken, diğeri devrimci düşlerinin rüzgârına kapılır. Yaşanmamış bir aşkın izdüşümü, aradan otuz yıl geçtikten sonra farklı bir boyutta, ama aynı tutkuyla iki insana yansır: Biri artık orta yaşını sürmekte olan Cihan, diğeriyse ona hem yabancı hem de son derece tanıdık olan bir genç kadındır. İnci Aral, arka planında değişen bir ülke, insanlar, gençlik ve siyaset olan, bambaşka bir aşkın izini sürüyor. Umudun, arzunun, hüznün, şarkılarla canlanan iklimini bir kez daha, derinlik ve ustalıkla anlatıyor. İnci Aral, Şarkını Söylediğin Zamanla Türk romanını zirveye taşıyor. Okuyanın aklından yıllarca çıkmayacak bir ezgi dinletiyor.

En en en çok beğendiğim kitabı sona sakladım zaten tatilimin de sonuna gelmiştim ve kitap 450 küsür sayfa olmasına ve Poyraz faktörüne rağmen 3 günde bitti, bitmesine üzüldüğüm kitaplardan biri olarak tarihe geçti. Arabada kitabı sevgiliye anlatırken şu cümleyi kurdum “Zülfü Livaneli çok baba adam , gerçi onu kıskanıyorum Allah neden bütün yetenekleri aynı kişiye veriyor ki dağıtsa ya biraz J adam hem iyi bir müzisyen hem iyi bir yazar.” Serenad çok uzun bir araştırmanın sonunda yazılmış bir roman bence. Kitapta anlatılan tarihi olayların hepsi gerçek. Tatil dönüşü çoğunu internetten okudum, ne kadar çok bilmediğimiz tarihi gerçek olduğunu bir kez daha gördüm. Henüz okumamış olanlara acilen okumalarını tavsiye ederim, konusu kısaca şöyle:


Her şey, 2001 yılının Şubat ayında soğuk bir gün, İstanbul Üniversitesinde halkla ilişkiler görevini yürüten Maya Duranın (36) ABDden gelen Alman asıllı Profesör Maximilian Wagneri (87) karşılamasıyla başlar. 1930lu yıllarda İstanbul Üniversitesinde hocalık yapmış olan profesörün isteği üzerine, Maya bir gün onu Şileye götürür. Böylece, katları yavaş yavaş açılan dokunaklı bir aşk hikâyesine karışmakla kalmaz, dünya tarihine ve kendi ailesine ilişkin birtakım sırları da öğrenir. Serenad, 60 yıldır süren bir aşkı ele alırken, ister herkesin bildiği Yahudi Soykırımı olsun isterse çok az kimsenin bildiği Mavi Alay, bütün siyasi sorunlarda asıl harcananın, gürültüye gidenin hep insan olduğu gerçeğini de göz önüne seriyor.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder