28 Şubat 2012 Salı

Film & Kitap & Müzik...


İnsan anne olunca bir süre hayattan kopuyor vizyonda hangi filmler var, hangi oyunlar sahneleniyor, yeni kitaplar nedir vs. bu konular out. Gazı nasıl çıkacak bunun, acaba doydumu, neden ağladı şimdi, kaç dakikada bir emzirmeliyim, kaka yaptı mı yapmadı mı konuları in oluyor. İlk 6 ay iyi güzel bebeğe adapte olmakla geçiyor ama sonrasında yavaş yavaş normal hayata dönmekte fayda var yoksa lohusa depresyonuna girmemek içten bile değil. Onun için yeni veya eski anne olanlara bebek dışı bazı tavsiyelerde bulunayım dedim. Malum bebelerle uğraşmaktan geriye o kadar az vakit kalıyor ki onu da kötü filmler izleyerek harcamayın. Malumunuz biz teyzeler vesilesiyle şanslı çiftlerdeniz canımınız isteyince sinemaya gidebiliyoruz. En son yukarıdaki filme gittik hafta içi bir akşam saat 10 matinesinde gittik ve film 3 saat sürüyor haliyle baya uykusuz kaldık ama değdi gerçekten çok güzel bir filmdi.
David Fincher zaten hayran olduğum bir yönetmen. (Filmleri :Seven, Fight Club, Benjamin Buttun'ın Tuhaf Hikayesi, Panic Room, The Game ) Film İsveçli gazeteci Stieg Larssson'un dünyada çok satan aynı adlı kitabından uyarlama. Kitabı ilk filme çekenler de İsveçliler olmuş. David Finceher ABD yapımını yapmış ve ilginç bir şekilde o da filmi İsveç'te çekmiş. Bu kadar soğuk ve karlı bir memleket olmasına rağmen manzaralar harikaydı. Filmini konusunu
http://www.beyazperde.com/filmler/film-178974/ dan görebilirsiniz. Ben başrol oyuncusu olan Rooney Mara'ya bayıldım. Kızı hayatımda ilk defa izledim fakat bayıldım o nasıl bir oyunculuk performansıdır ağzım açık kaldı. Biz izlediğimizde vizyondaki son haftasıydı , dvd'sini alıp izlemenizi öneririm. Zaten çocuğu bırakacak kimse yoksa en güzeli dvd dimi :)

Gelelim kitap tavsiyeme, Dizüstü Edebiyatı serisini çok seviyorum, bloggerların kitaplarını bastıkları için olabilir mi acaba :)) İlk olarak Pucca'nın kitaplarıyla başladı bu sevgim sonrasında serinin diğer kitaplarını almaya başladım. Sorun Bende Değil, Sende'yi oğlumu çocuk kafesi olan Cafe Retto'ya götürdüğüm bir gün masanın üzerinde buldum çocuk babasıyla oynarken 30 sayfa kadar okudum çocuk bana yapışınca mecburen bıraktım sonra gidip kitabı aldım ve kısa sürede severek okudum. Pink Freud takma adlı yazarımızın blogu http://www.bikotbitisort.com/ blogunun eski bir takipçisi değilim zaten gördüğüm kadarıyla modayla ilgili yazıyor daha çok ama kitabının bloguyla çok alakası yok. Kitap tamamen kadın - erkek ilişkilerini anlatıyor daha doğrusu kahramınımız Pelin'in sevgilileriyle olan maceraları diyebiliriz. Çok güzel ve mizahi bir tarzı var yazarın ben genelde sabah otobüste okuyorum ve kıkır kıkır gülüyorum allahtan her sabah aynı tipler biniyor otobüse onlarda delimi bu filan demiyodur artık alıştılar bana :) Gülmek, kafa dağıtmak isterseniz alınız, okuyunuz, tavsiye ediyorum.

Müzik derseniz son zamanlarımın favori şarkısı Grup 84 - Şimdi Hayat. Siz deyin günde 20 kere ben diyim 30 kere dinliyorum gene de bıkmıyorum. Nedir beni bu kadar çeken anlamışda değilim ama döndürüp döndürüp aynı şarkıyı dinleyip duruyorum. Hergün dinlemezsem rahat edemiyorum günlük dozumu almam lazım alışkanlık yaptı , dinleyin sizde seveceksiniz :)

Bir kadeh sessizlik doldurdum
Daldım gittim semaya
Güz geçti bahar geçti derken
Bir gün daha görsek ne ala
Dünya derdi sarmış dört yanımı
Yaşamayı öğrenemedim hala

Şimdi hayat ister çiçeklerle gelsin
İsterse vursun geçsin
En bilindik yalanlarından
Bir yalan seçsin gelsin

Ben bu yolda tekrar yürümem
Artık buralardan geçemem
Ben bu yaştan sonra ne kara kaşa göze
Ne de selvi boya hiç gelemem

Her kadehte bir yıldız tuttum
Söndürdüm avuçlarımda
Koşarak kaçtım güya çocukluğumda
Büyümeyi öğrenemedim hala

Ben bu yolda tekrar yürümem
Artık buralardan geçemem
Ben bu yaştan sonra ne kara kaşa göze
Söverim gelmişime geçmişime

27 Şubat 2012 Pazartesi

Sidikli Kasabası Müzikali...


Ortaokul yıllarımdan beri Devlet ve Şehir Tiyatrolarının oyunlarını izlerim. Çoğu zaman daha az ekiple ve muhtemelen daha az bütçeyle çıkarılabilecek oyunlar tercih ediyorlar en azından son yıllara kadar böyleydi fakat son yıllarda hakikaten Broadway yapımlarını aratmayacak prodüksiyonlar yapmaya başladılar. Devlet Tiyatrolarının yeni sezon oyunlarından biri olan Sidikli Kasabası Müzikaline sahneye çıktığı ilk günden beri gitmek istiyordum, sonunda gittim ve gerçekten çok beğendim. Oyuncular, dekor, müzisyenler, konu herşey harikaydı. Tek sorun Cevahir'de yeni açılan sahnenin aşırı sıcak oluşuydu. Sıcaktan oyuna konsantre olmakta zorlandım desem yalan olmaz.

Oyunun konusu : Dünyanın ısınıp suların azalmasıyla birlikte tuvalete girmeyi sınırlayarak özel bir şirketin denetimine verildiği bir yerde geçer olayımız. Tuvalet parasını ödeyemeyenlerin gizemli Sidikli Kasabası’na gönderildiği, bir gidenin bir daha geri gelmediği, kimsenin birbirinin gözünün yaşına bakmadığı, tüm genel tuvaletlerin özelleştirildiği bu yere düşen bir aşk ateşi aynı zamanda süre giden sisteme karşı çıkışında kıvılcımı olur. Oyundaki anlatıcıların da bol bol bahsettiği gibi konu aslında boktan :) ama asıl vermek istedikleri mesajlar gayet güzel. Bütün oyuncular çok başarılı fakat Doruk Güneş'e bayıldım hem sesi, hem performansı harikaydı. Oyun oldukça uzun 2 saat 45 dk. civarında sürüyor. Şiddetle tavsiye edebilirim yalnız Cevahir sahnesinde izleyecekseniz mümkünse tshirtle filan gidin :))


24 Şubat 2012 Cuma

Minik ellere uygun Puzzle

Oyuncak fuarında keşfettiğim en güzel marka Kırkpabuç oldu. Bizimkilerin yaş grubuna uygun harika oyuncakları var, en çok da puzzlelarını sevdim. Parçaları boyut olarak çok büyük ve ahşap. Bizimki normalde evdeki yapbozlarını yapıyor ama henüz puzzle olayına girmemiştik, bir iki kere denemiştik ama çok da başarılı olmamıştı. Bunları bulunca hemen çalışmalara başladık.

Tabii ki henüz tamamını kendi başına bitiremiyor ama en azından parça bütün ilişkisini kurmaya başladı. Puzzle 20 parça ve yarısını (özellikle kenarları) kendi kendine yapabiliyor, devamında da ben yardım ediyorum. Bu markayı daha önce hiçbir yerde görmemiştim fakat ürünleri çok hoş. Ahşap eşleştirme kartları vs. de var, o gün sadece bir kutu aldığıma pişman oldum sonradan internetten araştırdım ama online satan bir yer bulamadım, bulursam diğer modellerini de alacağım.

23 Şubat 2012 Perşembe

Müzikal ve Moda Parkı...

Poyraz ve arkadaşlarıyla geçen ay Bremen Mızıkacılarına gitmiştik ve çocukların çoğu oyunu sevmişti. Bu ay başka bir müzikale bilet aldık. Müziğe Dokunmak :
Yaklaşık 55-60 dakika süren, interaktif bir çocuk oyunu olan 'Müziğe Dokunmak' çocuklara müziği ve enstrümanları tanıtıp sevdirmeyi amaçlarken, çocukları da bu oyunun içine dahil ediyor.
Pazar sabahı erkenden Kadıköye gidip önce Saray'da kahvaltı ettik sonra Süreyya Operasına gidip salondaki yerimize geçtik.


Poyraz normalde evde böyle oturup birşey seyretmeyi pek sevmesede tiyatroya yavaş yavaş alıştı. İlk yarım saat hiç arıza çıkarmadan oyunu izledi. Zaten gerçekten de interaktif bir oyun. Müzmen çocuklara orkestradaki müzik aletlerini tanıtıyor onlar hakkında bilgiler veriyor, onların seslerini taklit etmelerini istiyor. Salonda bağıran çocuklardan baya bir curcuna oluyor. Bütün çocuklar bağıra çağıra şarkı söylüyor bence güzel birşey ,sadece bazılarını susturmak zor oluyor sonradan...


Bizimkinin başta hoşuna gitsede 40.dakikada gidelim, hadi gidelim, burdan gidelim diye tutturdu. Tabii bunda sabah evden çıkarken parka gideceğiz diye söz vermeminde etkisi büyük oldu 90 cm.lik boyuyla benden hesap soruyor cüce "anne hani parka gidecektik?, parka gitmeyecekmiyiz?" ziv ziv ziv başımın etini yedi. Zaten en ön sırada olduğumuzdan etrafa daha fazla rahatsızlık vermemek için mecburen çıktık 45.dakikada zaten 15 dk. sonra bitti oyun. Biz kapının önünde arkadaşlarını bekledik çıkışta herkesle selamlaştıktan sonra park park diye tutturan kuzu ve arkadaşı Onur'la Moda Parkına gittik. Al sana park dedim oyna istediğin kadar. Fakat çocuk hakikaten parkı o kadar çok özlemiş ki baya sevindi parkı görünce. Neye bineceğini şaşırdı desem yeridir.


Bizimki normalde sabit durmayı pek sevmez ama salıncakta bile 10 dk.dan fazla sallandı, koştu, oynadı. Yazın hergün parka giden çocuk havalar nedeniyle ne zamandır gidemediği parkla hasret giderdi. Her ne kadar güneş olsada hava soğuktu aslında baktık bunların elleri, minik burunları üşümüş hemen Moda Çay Bahçesine attık kendimizi. Koyduk önlerine boyama kitabı, boya oynadılar biraz. Oynadılar derken resim filan yaptıkları yok he işleri güçleri boyaların dışındaki kağıtları koparmak :)


Güneşli bir pazar sabahı ne diye çocuğu müzikale götürüyorsun dimi götür işte parka oynayıp dursun :)) birazda top oynadılar parkın orada sonra uykuları gelip huysuzlanmaya başladılar bizde evin yolunu tuttuk.
Süreyya Operasında Devlet Opera ve Balesinin oyunları oynuyor biletler temsilden 1 ay önce satışa çıkıyor, internetten alabilirsiniz. Sizde benim gibi parkada götürürüm müzikalede götürürüm diyen annelerdenseniz işte size link oyunları buradan takip edip online bilet alabilirsiniz...

22 Şubat 2012 Çarşamba

14 bebekle Cafe Metto'da Kahvaltı ...


Geçen Cumartesi sabahı 14 bebek, anneleri, kiminin babaları, anane, teyze, kuzenler cümbür cemaat kahvaltıdaydık. Sanırım bu cafe açıldığından beri bu kadar çocuğu bir arada görmemiştir. Kahvaltıyı bir fırsat sitesinden hep birlikte satın almıştık ve rezervasyonu tüm arkadaşlar adına ben yaptırdım ama tabii ki rezervasyon sırasında bu kadar çocukla geleceğimizi söylemedim :)) allahtan yavaş yavaş tek tek geldik de anlamadılar , mekana vardığımızda bizim için uzun bir masa hazırlanmıştı. Herkes yavaş yavaş gelmeye başlayınca kahvaltımızda hazırlandı. Bu sırada çocuklar oyun odasında oynadılar.

Bende bebeğiyle çok gezen bir anneyim ama benden beterleri varmış :) En minik bebeğimiz Emir'di , annesi Deniz Emir'i şimdiden gezmelere alıştırmış. Tuba ve 6 aylık minik oğlu Doruk, Feyza ve gene 4 aylık Harun Emre. Allahım hepside çook tatlıydı. Çoğunlukla arabalarında uyudular, bebeklerin o ayları ne tatlı oluyormuş bir kez daha hatırladım.

Kahvaltıdan sonra minik bebekler artık çok yorulmuş olduğundan toplu bir hatıra fotoğrafı çektirdik ve minik bebekler evlerinin yolunu tuttu. Biz büyük canavarlarla kaldık baş başa.

Kahvaltı masası toplanınca bizim minik cücelere aktivite masası yaptık. Masa başında boyama, yapboz vs. oynadılar. Henüz kendi kendilerine oynayacak kadar büyük değiller, devamlı bizim yönlendirmemizi bekliyorlar ama olsun. Allahtan ben ablamla gitmiştimde bizimki teyzesiyle oynarken ben rahat rahat türk kahvesi içebildim.

 Çocuklar başlarında durup onlarla ilgilenince uzun süre oyalanabiliyor, yok onlar kendi kendilerine takılsın biz muhabbet edelim dersen arıza çıkartabiliyorlar. Bizde biraz oynattık, biraz muhabbet ettik.

Bizimkilerin öğlen uykusu vakti gelince mekanı terkettik, adamlar çok sevinmiştir herhalde gittiğimize :)) bir başka kahvaltıda görüşmek üzere ama bu sefer ben organize etmiyorum sizden bekliyorum sevgili anneler haberiniz olsun :))


21 Şubat 2012 Salı

Gamze Akbaş için 1 tüp kan - Anadolu Yakası -22.Şubat


Bu mutlu tablonun bozulmaması için siz hala 1 tüp kan vermediniz mi???
Gamze Akbaş için yürüttüğümüz kampanyada herkesten 1 tüp kan vererek ilik bağışcısı olmasını istiyoruz, ki hem Gamze hem ilik bekleyen diğer lösemi hastaları iyileşsin. Gamze eşinden ve yavrusu Atakan'dan ayrılmasın diye.
İstanbul'da kanlar Çapa Tıp Fakültesinde toplanıyor, çeşitli nedenlerle karşıya geçemeyenler için geçen hafta Anadolu yakasında 2 organizasyon yaptık ve toplam 65 kişiden kan toplayarak Çapa Tıp Fakültesine teslim ettik. Sizde hala Gamze için 1 tüp kan vermediyseniz ve Anadolu yakasındaysanız 22.Şubat.Çarşamba günü öğleden sonra Ümraniye Eğitim ve Araştırma Hastanesinde kan verebilirsiniz. Bu organizasyon hastane tarafından yapılmıyor bu nedenle hastaneden bilgi alamazsınız. Benim ablam Nesrin Özel bu hastanede çalışıyor ve kendisi kanları hemşirelere aldırıp Çapa'ya teslim ediyor. Gitmek isteyenler isimlerinizi nesrinozel1@gmail.com adresine bildirirseniz kendisi gerekli yönlendirmeyi yapacak.

Hadi sizde durmayın ve Gamze için 1 tüp kan verin...

20 Şubat 2012 Pazartesi

Gamze için Okan'daydık...

Gamze Akbaş'ı gerek sosyal medya gerek ulusal basında çıkan haberler nedeniyle artık çoğunuzun tandığını varsayıyorum. Son 10 gündür Türkiye'deki hemen hemen tüm ulusal kanallar, gazeteler ve internet sitelerinde haberi çıktı. Gamze 28 yaşında gencecik bir anne, 3 yaşındaki Atakan'ın annesi ve lösemi hastası. 2009 yılında ilk kez bu hastalığa yakalanıyor ve oğlunun sevgisi ile hastalığı yeniyor. Gamze bizim anne-babaların facebooku diye nitelendirdiğimiz anne-bebek forumu http://www.nurturia.com.tr/ den arkadaşımız ve forumda hastalığının gidişatını yakından takip ediyorduk. İlk hastalığını yendikten sonra devamlı kontrollere gidiyordu ve kan değerlerine bakılıyordu. 2 hafta önce kan değerlerindeki düşüşle birlikte hastalığının tekrarladığını hepimize aşağıdaki yazısıyla duyurdu.
Duygularını o kadar içten , öylesine güzel ve yalın anlatmıştı ki sadece biz anneler değil tüm Türkiye Gamze'yi bu yazısı ile tanıdı. Herkes onun için üzüldü, Atakan için gözyaşı döktü. Gamze'ye acil olarak İzmir Dokuz Eylül Üniv.hastanesinde oda bulundu , yatışı gerçekleşti. Hastaneye yatacağı günden bir gece önce Atakan'a kursa gidiyorum yavrum deyip ayrıldı bebeğinden. O günden beri sosyal medyada elimizden geldiğince Gamze'nin sesini ve haykırışını duyurmaya çalıştık ve başarılı da olduğumuzu düşünüyorum. Gamze kemoterapiye başladı ve inşallah ilaçlara olumlu cevap verecek sonrasında bu hastalıktan kurtulması için gereken şey İLİK Nakli.

Türkiye'de 2 adet ilik bankası var Çapa Tıp Fakültesinde ve Ankara Üniversitesi İbni Sina hastenesinde. Sosyal medyada başlattığımız kampanyada "Kan ver, Hayat Ver" diyoruz, "Kanım Canın Olsun" diyoruz. Sadece 1 tüp kan verip ilik bağışcısı olarak bir insanın hayatını kurtarabilirsiniz diyoruz. Maalesef ülkemizde bağışcı sayısı çok az bunu artırmanın yollarını arıyoruz. Sağolsun pek çok kişi basında Gamze'nin sesini duyup kan verdi, bağışcı oldu, bu yazıyı okuyan kişi eğer sen hala olmadıysan lütfen yarın gidip 1 tüp kan ver. Bir insanın hayatını kurtarabilme ihtimali bile insanı çok mutlu ediyor inan bana.

Sosyal medyada çağrımızı duyan ilk ünlü Okan Bayülgen oldu ve olayın başından beri çok güzel bir kampnya yürüttü ekibiyle. Kalkıp İzmire gidip Gamze'yi ziyaret etti. Doktoruyla program yaptı ve insanları İlik bağışcısı olmak konusunda bilgilendirdi. İlk günden beri programda nurturia annelerinin ortak çabasıyla Gamze için kurdukları blogunu tanıttı http://gamzeakbas.blogspot.com/ buraya en güncel bilgiler yazılıyor. Biz de Cuma gecesi hem Okan Bey'e teşekkür etmek hemde Gamze'ye moral olsun diye Disko Kralına gittik. TV8 stüdyosundaki programda pankartlarımızı açtık ve arkadaşlarımız hepimizi temsilen konuştu, Gamze canlı yayına bağlandı hepimiz hem çok sevindik, hem biraz ağladık.
Gamze'nin şu anda en büyük sıkıntılarından biri Atakan'ı görememek. İnşallah vücudu ilaçlara güzel cevap verirde belki doktoru minik bir görüşmeye izin verir. Gamze'nin her zaman arkasındayız ve inşallah o ilik bulunana kadar da kampanyayı devam ettireceğiz. Hepimiz şimdiden Gamze için ilik bağışcısı olduk, etrafımızdakileri bilgilendirdik, insanları kan vermeye ikna ettik ve etmeye devam ediyoruz. İnşallah tüm bu çabalarımız sonucunda sadece Gamze değil ilik bekleyen tüm lösemi hastalarının derdine derman olmuş oluruz. Duyarlı olan herkesten tekrar 1 tüp kan vermelerini rica ediyoruz...
Eğer İstanbul,Ankara, İzmir'de değilseniz http://www.kokhucrebagisla.com/ sitesinden form doldurup, kan aldırıp onu kargoyla bile ulaştırabilirsiniz..

Gamze'ciğim iyileştiğinde bu sefer hep birlikte Okan'ın diskosuna gideceğiz :))

10 Şubat 2012 Cuma

Montessori Aktiviteleri : Renk Ayrıştırma


Renkleri öğretmek için daha önce farklı çalışmalarda yapmıştık. Tesadüf eseri bir yerde ponponları bulunca bunlardan çok iyi renk çalışması olur diye düşündüm.  Ponponların bir paketinde 8 değişik renk var. Çocuğun el boyutuna uygun minik bir maşa bulursanız çok güzel el-göz koordinasyon çalışmaları yaptırabilirsiniz.


Poyraz tüm ponponları renklerine göre bölmelere ayırdı ve bu çalışmayı çok sevdi. Maşayı  zaten uzun zamandır çok güzel kullanıyor ve ponponlarda boyut olarak maşayla tutmaya çok müsait. Hala tam olarak renklerin hepsini öğrenmiş değil , çalışmalara devam ediyoruz.
En sevdiği şeylerden biride suluboya yapmak.  Sanırım sadece su içermesi bile onu çekici kılıyor. Bir süredir guaj boyalarla çalışmalar yaptırıyorum, suluboyadan daha zevkli ve daha iyi sonuç veriyor. Renkleri boyalarla öğretmeye çalışıyorum, renkleri karıştırıp farklı sonuçlar elde ettiğini görmek hoşuna gidiyor.

8 Şubat 2012 Çarşamba

Poyraz & Pepee...


Daha öncede yazmıştım bizimki TV izlemiyor, ilk tanıştığı çizgi film kahramanı Pepee oldu. Youtube’dan günde 1-2 bölüm izleyerek tanıştı  Pepee’yle ve çok sevdi.  Forumlarda Pepeeyi sevmeyen çok anne görüyorum, subliminal mesajlar içeriyor, orijinal değil taklit vs. gibi nedenlerle Pepee seyrettirmeyen çok anne var. Ben hayatı o kadar derinden sorgulayan bir anne değilim. Kendim Şirinlerle, Susam Sokağıyla büyüdüm oğlumun da çizgi film seyretmesinde bir sakınca görmüyorum.  Bizim zamanımızda da subliminal mesajlar eminim vardı çizgi filmler içinde ama annelerimiz pek takmıyordu sanırım bu konuyu bizler bilinçlendikçe hayatı çok fazla sorgular olduk. 

Pepee taklit evet orası bir gerçek İspanyol asıllı Pocoyo’nun tip olarak bire bir aynısı ama Pepee’nin yaratıcısı olan Düşyeri firmasının sahibi Ayşe Şule Bilgiç (Kıraç’ın eşi) taklit olduğunu  kabul etmiyor. Tabii ki çıkıp evet taklit ettim demeyecek ,  bire bir aynısı da değil zaten ama bir esinlenme var. Pepee’nin içine çok fazla Türk öğesi katmaya çalışmışlar sırf bu bir Türk çizgi filmi demek için bunlara gerek yok bence, Pocoyu’yu izleseniz asla İspanyol olduğunu anlamazsınız yola çıkarken tüm dünya çocuklarını hedeflediklerinden hiçbir İspanyol öğe içermiyor. Bizim Pepee ise durmadan halay çekiyor, horon tepiyor, zeybek oynuyor J Bizim memlekette iyi şeylerin takdir edilmesi biraz zor varsa yoksa herkes eleştirir ben gene de Pepee’yi bu kadar sevilen ilk Türk çizgi filmi olarak kabul edip yapanları takdir ediyorum. Çok sayıda çocuğa ulaştılar ve çocukların hepsi de Pepee’yi çok seviyor, bu bence başlı başına bir başarı.

Daha önce çok uzak olmasına rağmen sırf Pepee hatırına oyuncak fuarına gitmiştik bu sefer Pepee burnumuzun dibine gelince kaçırmadık. Pepee o kadar sevildi ki artık Türkiye turuna imza günlerine filan çıkmaya başladı J İstanbul’daki ilk durakları İçerenköy Carrefourdu bizde gittik tabii. Hafta sonu olduğu için çok kalabalıktı ama olsun bizimki gene de eğlendi , önce heykellerle resim çektirdi. Zuluyu, Pepeenin annesini, Şilayı sevdi, sonra maskot Pepee geldi. Çocuklarla dans etti, şarkı söyledi. Bizimkide tuttu Pepee’nin elinden oynadı, bir süre Pepee’ye şeker vericem diye tutturdu oğlum zavallı maskotun ağzı yok diyemedik tabii annesi izin vermiyormuş şeker yemesine filan dedik J Çocuklar çok mutlu oldu Pepee’yi görünce, fakat ortam sıcak olduğundan kostümün içindeki arkadaş baya yoruldu sanırım yarım saat çocuklarla durup yarım saat dinleniyordu, dinlenmeye giderken bütün çocuklar peşinden ağladı çok komiklerdi J Ayşe Şule kızıyla birlikte Pepee’nin yanındaydı, işini sahiplenen her zaman her şeyi takip eden bir insan, tebrik etmek lazım.  Pepee daha sonra İstanbul’daki diğer avm’lere ve hatta başka illere gitmeye başladı. Çocuğu Pepee sevenler Pepee’nin Facebook’taki resmi sayfasından Pepee’nin turne tarihlerini öğrenebilirsiniz.

6 Şubat 2012 Pazartesi

Kartepe Maceramız :)


Geçen sene Bebekle Kartepeye gidilirmi? diye kendi kendime sormuş, evet cevabını vermiş ve Poyraz henüz 16 aylıkken ilk Kartepe gezimizi gerçekleştirmiştik. O zamana kadar kar görmemiş olan minik kuzu kar olayını pek sevmemiş, yere basmak istememiş ve günün çoğunu arabasında uyuyarak geçirmişti. Babası kafede oturup başında nöbet tutmuş ve biz bütün gün kızakla kaymıştık. Bu sene işler tersine döndü beyefendi bütün gün kızakla kaymak istedi, evet belki o çok eğlendi ama biz acayip yorulduk. Beyefendi bu sene kara basıyor ama kendisi yürümek istemiyor, kızağa oturacak biz onu tepeye kadar çekeceğiz sonrada kesinlikle tutmayacağız , kendi kendine kayacak, artık tercihleri var adamın büyümüş de kendisi kaymak istiyor. Önce biraz tırssak da sonunda gene onun dediği oldu ve kendi kendine kaydı küçük bey, aşağıda birimiz bekleyip onu yakaladık tabii ki...


Geçen senede turla gitmiştik bu senede aynısını yaptık fakat bu yılki tur sabahın 6sında kalkıyordu,dün gece 5de kalktık yollara düştük. Allah bize akıl fikir versin diyorum sabahın köründe bizden başka gezmeye giden varmıdır diye düşünüyordum fakat Kadıköye bir gittik ki 7-8 otobüs dolusu insan vardı neyse dedim bir manyak biz değilmişiz :) Çok erken yola çıkmamıza rağmen saat 9da ancak dağda olduk. Maşukiyede durup kızak kiraladık. Kızaklarımızla yukarı çıkar çıkmaz oynamaya başladık. Çocuklar gibi şendik desem yeridir :))


Hava acayip güzeldi, çocukda kendimizde lahana gibi giyinmiştik ama güneşin altında piştik. Yavaş yavaş soyunmaya başladık tek tek parçaları çıkara çıkara ancak normale döndük. Bir ara baktım ne Poyrazda ne bende mont var , nerdeyse güneşleniyorduk. Teyzeleri Poyraz'ı kaydırırken ben kendim baya bir kaydım. Sonra aldım küçük sıpamı, küçük bey kızağa kurulmuş keyif çatarken ben onu tepeye kadar çıkarıp attım aşağı. Aşağı inmesi neyse de yukarı kadar tırmanmak biraz zor, acayip spor oldu tabii şu anda tüm kaslarım ağrıyor ama napalım.


Öğlene kadar kayıp durduk, çocuklar tekrarla öğrenir derler ya doğru sanırım çocuk aynı hareketi 100 kerede yapsa sıkılmıyor arkadaş. Çıkarıyoruz yukarı atıyoruz aşağı, hop hemen hadi bir daha kayalım, anne yüksekten kayalım, hadi anne. Oğlum bir dur dinlenelim desende laftan anlamıyor. Hadi kayalım, hadi yüksekten kayalım diye ziv ziv konuştu bütün gün :)


Öğlen kızak pistinden çıkıp teleferik ve kafelerin olduğu tarafa geçtik. Kartepe'de yalnızca bir otel var o da Greenpark ve bu otelin işlettiği 2-3 tane cafe var bunun dışında da tesis yok yani ilk kez gidecek olanlar Uludağ gibi bir yer beklemeyin. Tesis çok kısıtlı ve özellikle pazar günleri çok dolu olduğundan oturacak yer bulma sıkıntısı oluyor. Ayrıca teleferikte upuzuun kuyruklar oluşuyor. Zaten İstanbul'a bu kadar yakın olan bir yerde bir pazar günü farklı birşey beklememek lazım o yüzden biz herhangi birşeyi dert etmedik. Hatta kendimize oturacak bir masa bulur bulmaz kar manzarasını seyrederek türk kahvemi içmeyi de ihmal etmedim.

Bu arada güneş iyice tepeye çıkıp hava ısındığından artık penyeyle oturur moda geçmişim.Poyraz o kadar çok kaymanın sonucunda masaya oturup oturmaz teyzesinin kucağında uyuyakaldı. Bende rahat rahat kahvemi içtim hatta Güzinciğim sağolsun falıma bile baktı :)

Öğle yemeği olarak tura dahil olan sucuk ekmeklerimizi yeyip biraz enerji topladık, kuzu kafenin içinde öğle uykusunu yaptı. O kadar yorulmuş ki uyandırmak biraz zor oldu.

Akşam çantamızı hazırlarken kardan adam için yanımıza zeytin ve havuç almayı unutmamıştık. Kuzu uyanıp hepimiz karnımızı doyurduktan sonra kendimize karların henüz bozulmadığı bir alan seçip, hummalı bir kardan adam yapma çalışmasına başladık. Yanımızda iki çocuk olmasına rağmen çocuklardan çok biz çalıştık :)


Karlar buz tutmaya yakındı bu nedenle şekil vermek çok zor oldu ve istediğimiz büyüklükta olmadı kardan adamımız ama olsun genede eserimizle gurur duyuyoruz :)


Kardan adamımız bitince hepimiz onunla poz vermek için kendimizi yerlere attık zira boyu biraz kısa olmuştu adamın :)

Güneşde öğlen tam tepeye çıktığından ortam şahaneydi valla ben uzun süre karın üzerinde yattım, keyfim yerindeydi :)

Kardan adam maceramızdan sonra kızak pistine geri döndük 1 saat daha kaydık. Yalnız pistte sabah kaymak çok daha zevkliymiş onu anladık çünkü öğleden sonra rüzgar çıkmıştı , kuzu bile üşüdüm demeye başladı. Bizde son bir hatıra fotoğrafı çektirip otobüse geçtik.

Hem çocuklar hem büyükler için çok eğlenceli bir gün oldu. Çocuklarda bizde çok keyif aldık şahsen ben Poyrazdan daha fazla kaymış olabilirim kızakla :) Normalde araba yolculuğu uzun yol vs. sevmeyen kuzum otobüse biner binmez yorgunluktan uyuyakaldı. Yalnız buraya geleceklere tavsiyem kesinlikle çocukların babalarında getirin, adamlar taşıyıp dursun bu veletleri yukarı ve kaydırsın bu ne ya bütün kaslarım tek tek ağrıyor özellikle kol kaslarım :)))